KEŞKELER
Sonunda okuldan çıkmış, bir an önce eve varabilmek için süratle otobüs durağına doğru ilerliyordum. Uykusuzluğun vermiş olduğu halsizlik, eve gidip yatağıma uzanma isteğimi kuvvetlendiriyordu. Kısa bir süre durakta bekledikten sonra otobüs geldi. Her zamanki gibi tıklım tıkıştı. Zaten okul çıkışı otobüslerin boş olduğu ne zaman görülmüştü? Otobüsteki insanların kimi bıkkınlıkla başını cama yaslamış, kimisi ise bir yerlere yetişme telaşından oflayıp pufluyordu. Başımıza gelen musibetleri sadece biz yaşıyoruz zannederdik çoğu zaman. Bir ben mutsuzum, bir tek ben huzursuzum, benim dışımda herkes mutlu cümleleri dilimizden düşmezdi. Oysa herkesin farklı bir derdi vardı. Sokakta yürüyen onlarca insan arasında kimin ne çektiğini, neyle imtihan olunduğunu bilemezdik.
Aradan yirmi dakika geçmişti ve otobüsteki kişi sayısı çoğalmıştı. Ve şoför duymaya aşina olduğum cümlesini yeniden tekrarladı : "Arkaya doğru ilerleyelim. Arkası bomboş!"
Bir kişinin sabrı tükenmiş olacak ki otobüs şoförlerinin diline pelesenk olmuş bu cümleye karşı çıkıştı. "Allah aşkına neresi boş abi? Balık istifine döndük, havasızlıktan nefes alamıyoruz!" Bu diyaloğa karşı hiç kimse sesini çıkarmadı. Her gün aynı şeyleri yaşamanın verdiği alışkanlık, insanları tepkisizliğe itiyordu.
Nihayet ineceğim durağa geldiğimde zar zor arka kapıya doğru ilerledim. Otobüsten iner inmez temiz havayı içime çekip derin bir nefes aldım. Eve girdiğimde ilk iş sırt çantamı bir kenara fırlatmak oldu. Daha sonra televizyondan gelen gündüz kuşağı programının sesiyle oturma odamıza, annemin yanına gittim. Annem gözünü televizyondan ayırmadan "Okul nasıl geçti?" diye sordu. Sorusunu cevaplayamadan televizyondaki teyzenin ağlama sesleriyle annem televizyona dikkat kesildi. Gündüz kuşağı programlarından nefret ederdim. Bu programları izleyince sanki televizyondan evin içine huzursuzluk akar gibi hissediyordum. Her zamanki gibi annemin sorusunu "İyiydi." diyerek geçiştiriverdim. "Ben odamdayım." deyip tam odadan çıkmıştım ki arkamdan yükselen "Telefonla oyalanma! Matematik sınavın çok düşük gelmiş, otur ve derslerine çalış!" sesiyle gözlerimi devirdim.
Günümün büyük bir bölümünü okulda geçiriyordum zaten. Evde de çalışınca kendime ayırabilecek vaktim kalmıyordu. Sık sık gelecek kaygısıyla ne yapacağımı düşünür dururdum. Hatta son günlerde çok düşünmek, uykularımın katili oluyordu. Bazen dersleri bırakıp hiçbir şey yapmamak istiyordum ama bu seferde çalışmadığım için içim rahat etmiyordu. Sonsuz bir kısır döngü... Normalde biraz dinlenip ders çalışacaktım ancak dün gece yine uyuyamadığım için uykusuzluğa dayanamamış, akşama kadar uyumuştum. Akşam yemeğini yedikten sonra ders çalışmak için odama çekilmiştim. Dersime son derece odaklanmışken annemin feryat figan ağlama sesini duyduğumda bir hışımla odadan çıktım. Babam annemi teselli etmeye çalışıyordu ama annem duyduğu haberle adeta yıkılmış gibiydi. "Ne oldu?" diye sorduğumda babam üzgün bir ses tonuyla "Teyzenler aradı. Deden vefat etmiş." dedi. Duyduğum haberle ne diyeceğimi bilememiştim. Dedemi severdim. Çok güler yüzlü, iyi bir insandı. Ancak duygularını pek dışarı yansıtmazdı. Bazen uzun düşüncelere dalardı ve sonra defterine bir şeyler yazardı. Neler düşündüğünü, o deftere ne yazdığını hep merak etmiştim.
Ertesi gün öğle namazından sonra dedemi anneannemin yanına defnettik. Teyzemler, annemle beraber ağlıyor, eski anıları yâd ediyorlardı. Yedisi, kırkı derken dedemin vefatının üstünden tam bir yıl geçmişti. Bu bir yıllık süreçte herkes çoktan kendi yaşantısına dönmüştü. Bazıları bu dünyadan göçüp giderken hayat yaşayanlar için tüm hızıyla devam etmekteydi. Biz de hayatın hızına yetişmek için sürekli bir yerlere koşturup dururduk işte. Birinin ölümüne çok üzülürdük ama ertesi gün gülmeye devam edebilirdik.
Bugün ise teyzemin düğünü vardı. Hayat böyleydi işte. Bir taraf beyaz olurdu, bir taraf siyah; bir tarafta düğün olurdu, bir tarafta yas. Alelacele düğüne hazırlanıyorduk. Annem, kardeşim ve bana bir an önce hazırlanmamız için bağırıp çağırıyordu. Babamsa annemi daha çok sinir etmek istermiş gibi "Hala hazırlanamadınız mı?" diyerek darlıyordu. Annem o sırada bana seslenip "Kızım! Komodinin çekmecesinde yüzüğüm vardı, onu getirir misin?" dedi.
Komodinin çekmecesinden yüzüğü aldığım sırada bir defter dikkatimi çekti. Siyah kapaklı bir ajandaydı. Daha önce bu ajandayı gördüğümü hatırlamıyordum ama bir yerlerden tanıdık geliyordu sanki. Anneme yüzüğünü verip bu ajandanın ne olduğunu sordum. Elimdeki ajandayı görünce istemsizce gözleri doldu. Belli belirsiz bir sesle "Dedenin günlüğüymüş. Vefat ettikten sonra merak edip yanıma almıştım. Ama okuyamadım." dedi.
Annemi üzmemek için bu konuyu kapattım ve daha fazla soru sormadım. Demek dedemin defteriydi bu, hani ne yazdığını hep merak ettiğim o defter...
Merakıma yenik düştüğüm için ajandayı yanıma aldım. Arabada okuyacaktım. Dedemin neler düşünüp neler yazdığını çok merak ediyordum. Arabaya bindikten sonra rastgele bir sayfayı açıp okumaya başladım. Her sayfanın başında bir güzel söz ya da şiir yazılıydı. Ayrıca dedemin el yazısı da çok güzeldi. Bazı bölümler oldukça kısa, iki üç cümleden ibaretti. Bazı bölümler ise oldukça uzundu.
Dedemin el yazısı, düşünceleri, yazdıkları... Hepsi o kadar güzeldi ki hayran kalmıştım. Şiir sevdiğini hiç bilmiyordum mesela. Bir yazısında şöyle demişti;
"Şu fani dünyada bir iz bırakacaksam, o da seccademdeki diz izleri olsun. Öbür dünyada bana seccadem şahitlik etsin.
Namazın günde beş vakit olması boşuna değil. Her vakit, kulun gününü planlaması için en uygun saatlere koyulmuş. Zaten beş vaktimiz belli iken, ne diye günü saatlere bölüp yeniden planlama yapmaya uğraşırız ki? Allah'ım! Beni namazını terk etmeyenlerden eyle."
Sanki her yazısında başka bir öğüt veriyordu. Okudukça bir şeyler anlamlanıyordu benim için. Başka bir yazısı ise şöyleydi;
"Takdiri ezele teslimiz ama gayrete de aşığız. Etrafta gelecek kaygısıyla bezenmiş pek çok genç görüyorum. Hayatlarının en güzel anlarını ya geçmiş ya gelecekle mahvediyorlar. Oysa ne geçmişi ne geleceği, bugünü yaşamak gerek. Bugünü, bu saati, bu dakikayı... Her an varmak istediğimiz yol için gayret gerek. Tevekkülü elden bırakmadan çalışırlarsa görecekler, ne stres ne de gelecek kaygısı kalacak ortada. Yolun sonu mühim değil, bize yolculuk gerek."
"Ne güzel yazmış." diye geçirdim içimden. Çoğu zaman sonucun ne olduğuna odaklanırdım. Oysa kaderde ne yazılıysa o olurdu, sonuç için ne yaptığım ve ne kadar çabaladığım önemliydi. Bu sözleri aklımın bir köşesine yazdım ve okumaya devam ettim. Sıradaki yazısına bir kitaptan alıntıyla başlamıştı ve yazıldığı tarih öldüğü günden yaklaşık bir ay öncesini gösteriyordu.
"Geçip gitmede ömür. Umutlar hep yarın, yarın, yarın! Tükenen zamanı dolduruyor hep kuru kavgalar, boş didişmeler, faydasız gürültüler...Ölüm ki kaşla göz arasında, ölüm ki dudakla söz arasındadır.
Son günlerde kalbimde bir sızı var. Ara ara kalbime sancı giriyor. Belkide Hakk'a kavuşma vaktim gelmiştir, bilemem. Bir gün öldüğümde bu yazıları okuyan olursa, arkamdan yas tutmayın. Ölüm her faninin kaçınılmaz gerçeğidir. Allah'tan geldik, Allah'a döneceğiz."
Bu satırları okuduğumda gözümün önünden tüm pişmanlıklarım, keşkelerim geçti. Ölüm kaçınılmazdı. Belki bir ay sonra belki de yarın ölecektim. Bilemezdim. Keşke daha fazla çabalasaydım, keşke aksatmasaydım namazlarımı, keşke boş kavgaları kafama takıp vakit harcamasaydım. Hiç gönül kırmamış olsaydım mesela. Keşke keşkelerim olmasaydı. Ama vardı işte. Her insanın vardır. Ama önemli olan bunların telafisi için uğraşmaktır. Çünkü hayat bizi beklemez. Göz açıp kapayıncaya kadar geçip gider ömür.
Burada da bir keşkem varmış. Keşke bunu daha önce anlasaydım diyorum şimdi. Çünkü düğüne yetişme telaşesiyle hız yapıp kaza geçirmiştik. Keşkeler yerine iyikiler koymamızı beklemezdi hayat. Sürekli planlar yapıyorduk. Şu yaşıma gelince bunu yaparım, bu yaşıma gelince bunları yaparım diye. O yaşa geleceğimizin garantisi var mıydı? Sürekli işlerimizi erteliyorduk. Yarın yaparız derdik hep. Bugün, dünün yarını değil miydi? En son araba içinde sarsıldığımı hatırlıyorum. Vücudum acı içinde. Hareket etmek için kendimi zorlasam da olmuyor. Bilincim kapanmak üzere gibi hissediyorum. Annem, babam, kardeşim... Nerede olduklarını göremiyorum. Sarsıntıyla beraber düşürdüğüm ajandayı fark ediyorum. Yağmurun altında ıslanıyor. Dedemden kalan son şey benimle birlikte siliniyor bu dünyadan. Şiddetli gök gürültüsüyle içimden geçiriyorum, keşke ailemle daha fazla vakit geçirseydim.
Gördünüz mü?
Yine bir keşke...
İnsanın başına bela bu keşkeler.
.webp)
🫶
YanıtlaSil❤️
Sil