KALABALIKLAR İÇİNDEKİ YALNIZ HAYATLAR
İki türü vardır yalnızlığın: İlki rahatça konuşacak birilerinin olmaması, ikincisi ise kendi içinde yalnız olmak.
Kalabalıklar içinde de yalnızdır insan. Derdini anlatacak birilerinden ziyade derdini gerçekten anlayacak birileri yoksa yalnızdır. Kuru kalabalık içinde durmaktan daha çok samimiyet kurabildiği birileri yoksa yalnızdır. Ait hissetmiyorsa bir yere, gökyüzünün ferahlığı altında nefes alamıyorsa, kapı açık ama çıkamıyorsa, içinde yaşadığı dört duvar üstüne üstüne geliyorsa yalnızdır.
Dışarı çıktınız ve kalabalık bir sokakta yürüyorsunuz. Sokak öyle kalabalık ki insanlara çarpmadan yürümek hayli zor. Etrafınız insanlarla dolu, kalabalığın ortasındasınız. Ama o kalabalıktaki herkes yabancı. Konuşacağınız, derdinizi anlatacağınız kimseniz yok. Etrafınız kalabalık fakat siz yalnızsınız. İşte insan ilişkileri de böyledir. Belki çok arkadaşınız var, belki konuştuğunuz, gün içinde yüz yüze geldiğiniz onlarca insan var. Ama bir gün, bir derdinizi anlatacak olsanız bu insanlardan kaç tanesiyle konuşabilirsiniz? Kaç tanesine güvenerek içinizi dökebilirsiniz? Bir? Ya da iki?
Ve insan en çok da kendi kafasının içinde yalnızdır.
Bir insanın sosyal ilişkileri mükemmel olsa bile dönüp dolaşıp geri döneceği yegâne yer, kafasının içi, beyninde dört dönen düşünceleri ve zihninde durmadan volta atan tilkilerin yanıdır. Dışarıda arkadaşlarınızla doyasıya gülüp eğlendiniz, konuştunuz, sohbet ettiniz. Peki ya sonra? Gece başınızı yastığa koyduğunuzda yine aklınızda dönen düşüncelerle baş başasınız. Zihninizdeki tilkilerin her zaman yapması gereken planları var. Düşüncelerinizle aranızda duran ince perde ortadan kalktığı an, kendinizle baş başa kalırsınız ve artık hiçbir insandan yardım isteyemezsiniz. Çünkü bu yalnızlığı yaşamak kaçınılmaz bir sondur. Çünkü kafanızdaki tilkilerin yapacağı planlar hiç bitmeyecektir.
Zihin perdenizi araladığınız her an, içsel dünyanızda yalnız olmaya mahkûmsunuzdur. Bazen zihninizin ortasında hangi düşüncenin peşinden gideceğinizi bilmeden öylece ortada kalırsınız. Çünkü düşünceler çok fazladır ve siz hangi birinin peşinden gideceğinizi bilmiyorsunuzdur. Kafanızdaki tilkilerin kuyrukları birbirine dolanmıştır ve bu sizi açması zor bir kördüğümün içine sürükler.
Hiç şöyle hissettiniz mi? Yine o kalabalık sokağın ortasında yürüdüğünüzü düşünün. Hiçbir yere yetişme telaşınız yok, kolunuza takmışsınız yalnızlığınızı, sadece yürüyorsunuz. Nereye gideceğinizi bilmeden. Kendi iç dünyanızla baş başa kaldığınız anlardan biri bu da. Düşüncelerinizle boğuşurken birden gerçek dünyaya dönüyorsunuz. Adımlarınız bıçak gibi kesiliyor ve olduğunuz yerde öylece dikiliyorsunuz şimdi. Etrafınızda kendi hayatına yetişmek için çabalayan insanlar var. Her birinin hayatı farklı. Ve siz tüm bu akıp giden hayatların ortasında durmuş, onlara bakıyorsunuz. Bu yaşadığınız anın ve içinde bulunduğunuz zamanın gerçekliğini sorguluyorsunuz. Kendinizi sanki bu zamana, bu yere ve bu hayata ait hissetmiyorsunuz. Sanki hızla akıp giden hayatların arasında sizin hayatınız kısa bir süreliğine durmuş gibi. İşte bu, yalnızlığın daha fazla yorucu olan türüdür. Yalnızlığın bu türü, insanı yorar belki ama her iki yalnızlık türüne sahip olmak, insanı kurtulmanın çok zor olduğu bir uçurum kenarına iter.
Bu yüzden çevresi geniş olan ve kalabalık sokaklarda yürüyen insanların belki de yüzlercesi, kalabalıkların içinde yalnız kalmış hayatlardır.
Peki ya siz? Siz de onlardan biri misiniz?
Yalnız kalmış hayatlara...

Yorumlar
Yorum Gönder