KAPI ARALIĞINDAN SIZAN IŞIK

 


   Karanlık bir odadayım, etrafım kapkaranlık ve her şey simsiyah. Zifiri karanlığın ortasında yalnızca ben varım. Sert zeminin ortasında oturuyorum. Önümde bir kapı var, açılmasını bekliyorum. Birinin gelip beni kurtarmasını istiyorum. Bu mümkün mü? Mümkün değilse, bir insan duyguları olmadan yaşayabilir mi?

   Bu hayatta bazı insanlar, bazı şeylere yabancı olarak gelirdi dünyaya. İşitme engelliler sesin varlığına, görme engelliler renklerin varlığına, yürüme engelliler koşarken nefes nefese kalma hissine...

   Ben ise duygulara yabancı olarak gelmiştim dünyaya. Beynimde bir bölge işlevini yerine getirmiyormuş, genetikmiş bu. Bir bebek düşünün, doğarken bile ağlamıyor. Çünkü gözyaşının ne olduğunu bilmiyor. Bir çocuk düşünün, önünde bayılan annesi için ne yapacağını bilmiyor, boş gözlerle annesinin yerdeki bedenine bakıyor. Çünkü korkunun ne olduğunu bilmiyor. Bir genç düşünün, çevresindeki tüm insanların sevgilileri varken o, insanlarla normal bir iletişim kurmakta bile güçlük çekiyor. Çünkü ne aşkı ne de duyguları tanıyor.

   Kalbimin ortasında kocaman bir oyuk var sanki. Kalbimde duyguların barındığı kısım söküp alınmış benden. Kalbimde bir şeyler hissetmek istiyorum. İçimdeki o kocaman boşluğun yerini doldurmak, hissedebilmek istiyorum. Yabancı kaldığım dünyaya dahil olmak istiyorum ben de. Çok mu şey istiyorum?

   Yanıma benimle tanışmak için biri geldiğinde ona yaparken "mutlu" olduğum hobilerimden bahsedebilmek istiyorum. Nelerden korktuğum hakkında konuşabilmek istiyorum. Hangi dizide çok ağladığımı, hangi kitabı çok sevdiğimi anlatabilmek istiyorum. Çok mu şey istiyorum?

   Zifiri karanlık beni içine çekiyor sanki. Varlığım onun içinde yok oluyor. Kendi benliğimi tanıyamıyorum. Keşke şu kapı açılsa ve ufacık bir ışık sızsa içeri. Belki kendi varlığımın farkına varırım. Belki de kurtulmak için bir adım atarım. Nasıl biri olduğumu bilmiyorum. Duygusal mı, korkak mı, dayanıklı mı, eğlenceli mi? Keşke bir ışık zerresi sızsa kapı aralığından ve biraz olsun tanısam kendimi.

   Hastalığımın ismi aleksitimi, yani duygu sağırlığı. Bana duygularımı hissettiren ve bu duygular ışığında harekete geçmemi sağlayan bölge çalışmıyor.

   Küçükken sağa sola bakmayı unutup hızla yola atladığımda neredeyse bir araba bana çarpacaktı. Yol ortasında öylece dikilip hızla bana doğru gelen ve kornasını durmadan çalan arabaya karşı ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Normalde insanların korkup refleksle kendini geri çekmesi gerekirdi. Ancak ben o gün zerre korku hissetmemiştim. Daha doğrusu hissedememiştim. Korku hissetmemek reflekslerimin harekete geçmesi konusunda bana engel oluyordu. O araba frene basıp bana çarpmasına iki adım kala durmasaydı muhtemelen bunun sonu hastanede biterdi. Sürücü neyse ki iyi kalpli bir adamdı. Şoka girmiş olabileceğimi düşünüp beni kenara oturtturmuş ve bir süre başımda beklemişti. Oysa şoka girmemiştim, zaten istesem de giremezdim, algılarım tamamen açıktı. O gün adama iyi olduğumu söyleyip yoluma devam etmiştim. Nasıl hissettiğimi bilmiyordum ama vücudumda herhangi bir yara izi yoktu. Sanırım bu iyiyim demekti.

   Bu hastalığa sahip kişiler, diğer insanlara kıyasla acıyı daha az hissedebiliyorlarmış. Sanırım ben de onlardan biriyim. Bir gün bisikletten düşüp dizimi kanatmıştım. Çok fazla kan vardı ancak dayanılmaz bir acısı yoktu. Geçeceğini düşünüp eve gittiğimde annem dizimi görüp kocaman gözlerle yanıma koşmuştu. Söylediklerini hızlı hızlı ve sesini biraz yükselterek söylüyordu. Bunun ismi korku muydu? Yoksa endişe? Annem beni kucaklayıp hemen hastaneye götürmüştü ve dizime beş dikiş atılmıştı. Dikiş atılma sürecinde bir kere bile ağlamadığımı gören doktorlar bana sürekli "İyi misin?", "Acıyor mu?" diye sorup durmuşlardı. Sanırım bunun adı şaşkınlık ya da inanamayıştı.

   Diğer çocuklar annelerinden masal dinlerdi yatmadan. Bense annemden insanların duygularını nasıl tanıyabileceğimi öğreniyordum. "Mesela..." demişti annem. "...Sinirli bir insan kaşlarını çatar ve sesini yükseltebilir."

   Ayağa kalkıp ellerimle etrafı yokluyorum. Yavaş adımlarla ileri yürüyüp önümdeki kapıyı bulmaya çalışıyorum. Odada tek bir ışık kaynağı yok, her şey siyahtan ibaret. Sonsuz bir karanlık çekiyor beni içine ama ben çıkmak istiyorum. Ellerim sonunda buluyor kapıyı. Kapı kolunu tutup kapıyı açmaya çalışıyorum. Ancak kapı kilitli, ne kadar zorlasam da açılmıyor. Yardım çığlıkları atıyorum. "Kapıyı açın ve bana ışığı gösterin!"

   Okul hayatım boyunca "arkadaş" kavramına alışmaya çalıştım. Ama ne yaparsam olmuyordu. İnsanlarla sadece konuşmak için konuşurdum çünkü onlarla duygusal bir bağ kuramıyordum. Ben benimle duygusal bir bağ kurmaya çalışanları anlayamadıkça insanlar benden uzaklaşıyordu. Neden uzaklaştıklarını bile anlamakta zorlanıyordum. Anladığıma göre bazı duygular mimiklerle ifade edilirdi fakat bazıları kalpte yaşanırdı. Bazı fırtınalar kalbin içinde kopar, bazı çiçekler kalpte açardı ve fırtınaları dindiren, çiçeklerin kurumasına neden olan yine kalp olurdu.

   Böyle afili cümleleri anlamak, duyguları anlamayan biri için elbette zordu. Bir gece annemle duygular hakkında konuşurken bana bunları o söylemişti.

   Bir dost edinmek istiyordum, diğer insanların yaptığı gibi sırlarımı anlatabildiğim. Bir dost edinmek istiyordum, her daim konuşabildiğim. Bir dost edinmek istiyordum, her zaman beni destekleyen. Bir dost edinmek istiyordum, duygularımı paylaşabildiğim.

   Karanlık beni daha fazla çekiyor içine anne. Sanki ışığın varlığı çok uzak bana. İnsanlarla duygusal bağlar kuramadıkça daha çok batıyorum bu bataklığın içine. Yardım et anne. Karanlık iç dünyama çekilmekten, gitgide daha fazla içime kapanmaktan kurtar beni. Duyguların ışığı bir gün bulur mu kalbimi?

   Annem beni bir psikoloğa getirdiğinde kendi içimde beni buraya getirme sebebini anlamaya çalışıyordum. Psikologlar duygu bataklığında boğulanları iyileştirirdi. Benim gibi duyguları olmayan birini nasıl iyileştirecekti?

   Psikoloğun odasına ilk önce annem girdi. Kısa bir süre konuştular ve daha sonra ben içeri girdim. Annem beni dışarıda bekleyecekti. Bir masa, masanın önünde iki koltuk, koltukların arasında küçük bir sehpa vardı ve odaya vanilya kokusu hakimdi. Sanırım masanın üzerinde duran kokulu mumlardan kaynaklıydı.

   Seans bittikten sonra kafam düşüncelerle doluydu. "Aslında sen duygulara sahipsin, sadece bunların farkına varmakta güçlük çekiyorsun." demişti psikolog. "İyi ama duygulara sahipsem neden hissetmiyorum onları?" diye sorduğumda bana gülümsemişti. "Zihnini karanlık bir oda gibi hayal et. Sen bu odanın içindesin. O oda senin iç dünyanı temsil ediyor, yani aklını. Ve bu odada bir kapı var. Bu kapı senin kalbinle olan bağlantın, duygularına açılan kapı. Duygular bu odayı aydınlatır, bu sayede uyarılan bölge harekete geçer. Normalde bu kapının açık olması gerekir ancak sende bu kapı kapalı gibi düşün. Kapının kapalı olması, duygularının olmadığı anlamına gelmez. Sadece o kapıyı açman gerek."

   "Sanırım anlıyorum." diye cevap vermiştim söylediklerine. "Ama nasıl yapacağım bunu?"

   "İşte bu noktada sana ben yardım edeceğim. Duygularının farkına varmanı sağlayacağım."

   Bir dahaki seansımızda duygularımın farkına varmam için sohbet edecekmişiz. Eğer duygularım hakkında düşünüp onları tanımaya çalışırsam, benim de diğer insanlar gibi olabileceğimi söylemişti psikolog.

   Kilidi açmanın bir yolu var mıydı? Gerçekten bir umut var mı? Anahtarı bulmam gerek. Ama nasıl?

   Seanslara her hafta düzenli şekilde devam ettim. Genelde sohbet niteliğinde ilerliyorduk. Bana aslında hissettiğim ama tanıyamadığım duyguları tanıtıyordu. Mesela annemin sözünü herkesten daha çok dinlemem onu sevdiğimin göstergesiymiş, insan sevdiklerinin sözünü ciddiye alırmış. Ya da duyguları hissetmek istememin bile bir duygu olduğunu söyledi bana. Diğer insanlar gibi olmak istemek... Buna gıpta deniliyormuş.

   Son zamanlarda iç dünyama yöneldim. Kendimi tanımaya çalışıyorum, kendimi ve duygularımı. Anlamak için daha çok kitap okuyorum. Özellikle psikolojiyi ön planda tutup karakterin iç dünyasına eğilen romanları okuyorum.

   Şu an okuduğum kitap gayet güzel ilerliyordu başlarda. İki insanın aşkını anlatıyor. Ama aşkları imkansız ve tüm bu imkansızlıkların içinde birde kadının ölümcül bir hastalığı var. Kadının ölümcül hastalığı ilerliyor, adam sevdiği kadının yanına gitmek istiyor. Adam son bir kez onu sevdiğini söylemek istiyor kadına ancak geç kalıyor. Adam onun yanına gittiğinde kadın çoktan ölmüş bile. Aşıklar kavuşamadan bitiyor kitap.

   Son sayfanın üstüne bir damla damlıyor. Nereden geldiğini anlayamıyorum ilk başta. Ve farkına varıyorum.

   Ben ağlıyorum, bunun adı gözyaşı!

   O sırada annem giriyor odaya. Yüzümdeki ıslaklığı görünce önce şaşırıyor. Hayal mi gerçek mi anlamaya çalışıyor. "Duygu... Kızım!" diyerek bana sarılıyor ve ağlamaya başlıyor. Evet, ismim Duygu. Ne garip değil mi? İsmimin Duygu olup duyguları hissedememem hayatın bana bir şakası olmalı. Annemle dolu gözlerle birbirimize bakarken düşünüyorum. Az önce üzüldüğüm için ağlıyordum. Şimdi ise sevindiğim için. Sanırım bunlar mutluluk gözyaşları. Artık biliyorum, tanıyorum, hissediyorum.

   Karanlık odanın içindeyim anne. Açmak için zorladığım kapı kolunu bırakıyorum. Önce sakinleşiyorum, karanlık ama korkmamalıyım. Önce bul o anahtarı ve aç kapıyı diyorum kendime. Gözlerimi kapatıyor ve nerede olabilir diye düşünürken elimde tuttuğum soğuk metal parçayı hissediyorum. Aslında anahtar başından beri benim elimdeymiş.

   Kilidi açtıktan sonra kapı kolunu tutuyorum tekrar. Bu sefer açılıyor. Kapı aralığından ışık sızmaya başlıyor içeriye. Aydınlatıyor zihnimi ve beni.

   Merhaba kalbim, ben geldim.


Yorumlar

Popüler Yayınlar