BİLİNMEZLER ÜLKESİ
Yıllar yıllar evvel, güneşli ve sıcak bir günde, Bilinmezler Ülkesi bu denli değişmemiş, geçmişten miras aldığı mutluluk ve özgürlüğü sonraki nesillere aktarmaya devam ediyordu. Şimdi olduğu gibi, henüz kitaplar, müzikler ve filmler yasaklanmamıştı. Sokaklarda kelimeleri melodilerle birleştiren insanların sesleri yankılanır, doğanın eşsiz huzuru içinde istediği kitabı okuyup hayal gücünü ve ufkunu genişleten insanların görüntüsü, kalplere huzur verirdi.
Ve en önemlisi de insanlar fikirlerini korkmadan, özgürce dile getirirdi.
Bu değişim bir günde olmadı. Halkın ne olup bittiğini anlamayacağı, hatta fark edemeyeceği kadar yavaş gerçekleşti her şey.
Bilinmezler Ülkesi'nde sanata verilen önem gitgide azalmaya başladı. Oysa halkın sesiydi sanat, yüksek sesle söylenemeyenleri insanlara duyuran bir araçtı. Sanat, duyguların tercümanı olması yönüyle belki de insanlığın elindeki en büyük güçtü. Aynı zamanda sadece bir güç değil, halkı yaşatandı.
İnsanların kulağına hoş gelen bir melodiyle duygu ve düşüncelerinizi anlatmakla kalmaz, hissettirirsiniz.
Bir kalemle sadece bir hikaye ortaya çıkarmaz, okuyucunun karakterlerle birlikte yürüyeceği, ve birlikte çok şey öğrenecekleri yollar inşa edersiniz.
Bir fırçayla sadece gördüklerinizi değil, görmek istediklerinizi de çizersiniz.
Bütün bunlar, insanların kalplerine hitap eder. Sanat, bizleri insan doğasının yadsınamaz gerçekliği olan duygular üzerine düşünmeye ittiğinden, çok yönlü düşünme, eleştiri, nahiflik, anlayışlı olmak gibi birçok iyi özellik kazandırır.
İnsan sanatına sahip çıkamayınca, kalbinde başlayan çürümeye de engel olamadı.
Sanata önem verilmemesi yüzünden, insanlar sanatı bırak yaşam biçimi haline getirmeyi, hobi olarak bile yapamamaya başladı. Ve gittikçe çürümeye başlayan toplum tarafından sanatkarlar aşağılanmaya başladı. Artık gereksiz ve işe yaramaz bir unsur olarak görülen sanat, her an toplumun gittikçe artan kin ve nefretini üzerine çekmeye hazırdı.
Önce resimler ve filmler, insan vaktini boşa harcayan gereksiz işler olduğu gerekçesiyle yasaklandı. Halk bu yasağı mantıklı bulduğundan sesini çıkarmadı ancak unuttukları bir şey vardı; her yasak, yeni bir yasağa gebeydi.
Halkın iyiliği için yapılıyor olarak gösterilen yasakların sayısı gittikçe artmaya başladı. Kitaplar, müzikler ve dahası... Neredeyse tüm sanat dallarına yasaklar koyuldu.
Ve bu yasaklar, insanların düşüncelerine pranga vurmasına neden olacak kadar ileri gitti.
Ülke her gün farklı bir bilinmeze doğru gidiyordu. Yapılan değişiklikler, tarih boyunca daha önce hiç görülmediğinden, birkaç sene içinde ne olacağını kimse tahmin edemiyor, herkes bilinmezliklere sürüklenen ülkesinin halini endişeyle seyrediyordu.
Bu bilinmezlikler o kadar uzun süre devam etti ki geçmişte "Özgürlük" olan ülkenin adı "Bilinmezler Ülkesi" olarak kaldı zihinlerde.
Bilinmezler Ülkesi'nin çıkardığı son yasayla, yeni doğan bebekler ailelerinden alınıp, sadece Krallığın istediği bir eğitim sistemiyle yetiştiriliyorlardı. Krallığa göre bu, yine halk içindi çünkü onlara göre kendi fikirleri dışındaki her fikir kötüydü. Ülkenin gelecek nesilleri kendi fikirleriyle bezenmeli ve buna uygun yetiştirilmeliydi.
Bu yasa ailelerin yıllarca çocuklarını görememelerine neden oluyordu. Doğum yapan anneler, bebeklerini bir kez olsun kucaklarına alamadan Krallık askerlerine teslim etmek zorundaydı. Eğer teslim etmezlerse idam cezası alabilirlerdi.
İşte ben, o annelerden biriydim. Yirmi yıldır bebeğimin kokusuna hasret kalmış, onun ilk sözcüklerini duyamamış, ilk adımlarını görememiş, büyüdüğüne şahit olamamış, kendi yavrusunun tüm güzel anlarını kaçırmış bir anneydim ben. Tam yirmi yıl boyunca evladının hayallerine tutunarak yaşamış biriydim. Gerçi yaşamış demek doğru olmazdı, nefes alan ölü bir bedenden ibarettim.
Krallık karşıtı herhangi bir şey söyleyen biri idam cezasına çarptırılabilirdi ancak krallık yanlısı biri istediği her türlü suçu işlese ceza almazdı. Adalet, bebeklerin ağlamasını susturmak için ellerine tutuşturulan bir oyuncak haline gelmişti. Artık adalet denilen şey göstermelik bir tiyatrodan ibaretti.
Yine kızımı görmenin hayalini kurduğum bir günde kapım çalındı. Kapıyı açtığımda karşımda krallık askerlerini görmem, bir hayli şaşırmama neden olmuştu. Aklımı kurcalayan soruları ben dile getirmeden önce karşımdaki asker konuşmaya başladı. Arkasında bekleyen, gözleri duygusuz bakan, yirmili yaşlardaki kızı göstererek "Kızınız eğitimini başarıyla tamamladı." dedi.
Kızınız.
Benim kızım.
İlk başta şaşkınlıktan ne diyeceğimi bilemedim. Ama yirmi yıl sonra ilk defa, kalbimin attığını hissediyordum. Çektiğim hasretim, tüm özlemim karşımdaydı işte. Kızım buradaydı, benim yanımdaydı.
Gözyaşlarıma hakim olamayıp kızıma sıkıca sarıldım. Onun bana sarılmayışına aldırış etmedim, sonuçta beni ilk defa görüyordu, onun için bir yabancıdan farksızdım.
Kızım, kollarımın arasından ayrılıp arkasında duran iki askere döndü. Sağ elini yumruk yapıp göğsüne bastırarak krallık selamı verdi. Daha sonra ise "Her şey için teşekkür ederim. Krallığımız çok yaşa!" dedi askerlere doğru. Askerler gülümseyip tam gidiyorlardı ki benim sesimle duraksadılar. Benim de sabrım tükenmişti ve artık dayanamıyordum. Yıllardır özlemini çektiğim kızım, onu benden alan sisteme "Çok yaşa!" diyordu.
Belki de hayatım boyunca ilk defa sesimi çıkardım. İlk defa itiraz ettim. İlk defa kendi düşüncemi belirttim. Ancak bunu yapmak için çok geç kaldığımı anlamam uzun sürmedi.
Hayatımda duyduğum en acı cümleler, en sevdiğim insanın ağzından çıktı.
Sağımda duran krallık askeri kızıma bakarak, "Krallığa aykırı fikir beyan etmenin cezası nedir?" diye sordu.
Kızım ise, "Ölümdür." diye cevap verdi.
Benim hikayemin sonu burada gelmişti belki ama özgürlüğü için savaşan insanların hikayesi hiçbir zaman son bulmayacaktı. Bazen en büyük yangınlar küçük bir kıvılcımdan doğardı. Bunu gerçekleştirmek ise yine bizim elimizdeydi.
Tek yapmamız gereken fikirlere saygı duymak ve onlara sahip çıkmaktı.
S O N

Yorumlar
Yorum Gönder