ZAMANIN OKLARI
Akrep ve yelkovan, hem uyuyup uyanmış gibi hissettirecek derecede hızlı, hem de düşünce denizinin içinde boğulurken, hayatta kalmak için çabalanan iki dakikanın, yıllar gibi gelmesine neden olacak kadar yavaş kovalıyordu birbirlerini.
Tik tak, tik tak, tik...
Saat 03.42
İnsanın kendini en yalnız, karamsar, hüzünlü hissettiği ve bu yüzden en saçma kararların alındığı o saat diliminin içindeydim. Sanki bütün gün saklanan hüzünler ve karamsarlıklar bu zamanlarda çıkardı ortaya. Sanki "Kaçışın yok." der gibi zifiri bir karanlık sarardı insanın etrafını. Bu saat diliminde hâlâ uyumamış olmak beyin için gerçekten büyük bir işkenceydi.
Çünkü insan tüm gün hayat koşturmacasının içinde dertlerini ikinci plana atabilirdi belki ama dinlenmesi gereken vakitte hâlâ uyumamışsa eğer, muhtemelen düşüncelerinden kaçmayı başaramamış, yani kullanılan başka bir terimle "uyku tutmamıştı".
Ve evet, beni de uyku tutmamıştı. Saatlerdir gözlerimi kapatıp uykuya dalmaya çalışıyordum ama nafile. Düşüncelerimi susturamıyordum. Ben mi beynime işkence ediyordum, yoksa o mu bana işkence çektiriyordu bilmiyordum ama herkesin çıkışı görebildiği bir yerde çıkmaz sokağa girmiş gibi hissediyordum.
Yattığım sert koltuktan hafifçe doğruldum. Kuvvetli bir dejavu hissinin içindeydim, her şey çok tanıdık ama bir o kadar da yabancıydı bu sefer. Yattığım koltuğun çaprazında duran televizyona baktım, daha sonra televizyonun önünde duran çerçeveli fotoğraflara.
Bir tanesinde kuzenim ve ben, parkta oyun oynuyorduk. İkimiz o yaşlarda kurduğumuz oyunun güzelliğine kapılmışken, haberimiz olmadan annem fotoğrafımızı çekmişti. Başka bir fotoğrafta ise doğum günümüzdü. Kuzenimle aynı gün doğmuştuk. O günü çok iyi hatırlıyorum, önümüzde duran çilekli pastadan gözlerimizi zar zor ayırabilmiştik. Annelerimizin bize giydirdiği elbiselerin içinde kocaman gülümsüyorduk kameraya.
Geride kalan mutlu anılar, hüzünle mi hatırlanacaktı her daim? Neydi bunun sebebi?
Benim açımdan, o güzel anları bir daha geri getiremeyecek olmamızdı. O yaşlarımı bir daha geri getiremezdim, o günkü mutluluğumu geri getiremezdim.
Kuzenimi de geri getiremezdim.
Bugün yine buradaydım, teyzemlerin evinde. Farklı şehirlerde yaşadığımız için birbirimizi çok sık göremezdik ama görüştüğümüz günler çok güzel geçerdi. Küçükken farklı farklı senaryolar üretip oyunlar kurardık, zaman geçtikçe oyunlar yerini çeşitli sohbetlere ve filmlere bıraktı. Memleketimiz kuzenimin yaşadığı şehirdi, gurbette olan bendim. Bu yüzden hep biz memlekete geldiğimizde birkaç gün teyzemlerde yatılı kalırdık. Şu an yattığım koltukta uyurdum hep, kuzenim beni yalnız bırakmamak için karşımdaki koltukta yatardı. Gece geç saatlere kadar konuşur, uyumamak için direnirdik. Ama bir süreden sonra kuzenim dayanamaz, hemen uykuya dalardı. Ben yerimi yadırgadığım için bir süre daha uyuyamaz, gecenin sessizliği içinde uyumak için bir sağa, bir sola dönerdim.
Tik tak, tik tak, tik...
Gecenin sessizliği içinde duyulan tek şey saatin tik takları olurdu. Küçükken çok severdim o saat sesini. Uyuyamadığım gecenin sessizliğinde beni yalnız hissettirmeyen tek şey, zamanın akıp gittiğini haber veren tik taklardı. Yıllarca o saat sesini her duyduğumda yatılı kaldığımız günlerdeki güzel anılarımız gelirdi aklıma ve içime huzur dolardı.
Ta ki bugüne kadar... Kuzenim yine benden önce uyumuştu ve ben yine sessizlik içinde uyumaya çalışıyordum. Ama artık o karşımda değil, toprağın altındaydı ve saatin tik takları huzur vermiyordu.
Gözlerim televizyonun önünde duran resimlere bakmaktaydı hâlâ. Her biri hem yaşadığımız güzel anıları hatırlatıp mutluluk veriyor, hem de o anları bir daha geri getiremeyeceğimi yüzüme çarpar gibi beni derin bir hüzne sevk ediyordu.
Mutlulukla hatırlanan bir anının içine hüznün karışması, hayattaki en acı tecrübelerden biriydi.
O benim için sadece bir kuzen değil, kardeş gibiydi. Ne yapsam beni destekleyen, ağladığımda sırtımı sıvazlayan, mutlu anlarıma eşlik eden, derdimi dinleyen sırdaşımdı o benim.
Şimdi o olmadan nasıl devam edecektim hayatıma? Daha birlikte yapacağımız bir sürü şey vardı.
Tik tak, tik tak, tik...
Saat 04.18
Kalbimdeki acı, gözlerimin ardını yakıyor ve burnumu sızlatıyordu. İçimde büyük bir hüzün vardı. Bir de kocaman bir özlem. Saat sesleri zamanın geçtiğini fısıldamaya devam ederken ben hâlâ zihnimin derinliklerinde çıktığım yolculuğu devam ettirmekteydim. Bir taraftan ertesi günü, sonraki haftayı, hatta sonraki ayı düşünüyordum. Neler yapacağımı planlıyordum sürekli. İnsan yaşadığı her kayıpta daha da ilerisini düşünmeye meyilliydi. Çünkü verdiği kayıplar onu geleceği hakkında daha fazla endişeye sürükler, işe yaramayacağını bile bile sayısız plan yapmaya devam ederdi. Belki de bunları düşünmek benim için bir kaçış yoluydu.
Zaman geçti, hislerimin kalbime yüklediği ağırlık o kadar fazlaydı ki bir an taşıyamayacağım sandım. Bunu nasıl taşıyacağımı düşünürken çektiğim zorluk bir ömür gibi uzun gelmişti.
Zaman geçti, güneşin ilk ışıkları odanın içini aydınlatırken, düşüncelerimden sıyrılıp zihin yolculuğuma ara verdiğimde sanki bir uykudan uyanmış gibiydim. Ne çabuk sabah olmuştu?
Ve ben, akreple yelkovan arasında koşup duran bir insandım. Akrep ve yelkovan bana doğru hızla yaklaşan birer oktu, ben ise bu oklardan kaçan bir fani. Oklar bir gün, eninde sonunda vuracaktı beni, ebedi dünyaya olan yolculuğumu başlatacaktı. Ama şimdilik bunu görmezden gelip planlarımı yapmaya devam ettim.
Uykuya daha fazla direnemedi gözlerim. Kalbimdeki sızı şiddetini arttırmaya devam ederken, hangi ara uykuya daldığımı hatırlamıyordum.
Tik tak, tik tak, tik...
Zaman durdu.
Ve kuzenler, artık ebedi sonsuzluğa kavuştu.

Yorumlar
Yorum Gönder