KIŞIN ORTASINDA AÇAN ÇİÇEK
Kışın ortasında çiçek açar mıydı?
Sanki yüreğimde durmadan yağan karın, esen soğuk rüzgarın ve ayazı kuvvetli kışın ortasında beyaz çiçekler açmıştı.
Kışın ortasında açan bir çiçek, zamansız, kendi vaktini bulamamış bir fazlalık gibi görünebilirdi. Ama şimdi anladım ki, bazen aynı nilüfer çiçeğinin bataklığın ortasında açması gibi, kışın ortasında da çiçekler açardı.
On yedi saat önce...
Neden her şey bu kadar zordu? Son zamanlarda üst üste gelen olaylar umudumu kaybetmeme neden olmuştu. Her zaman bir umut vardır derlerdi, o halde neden kendimi teselli edecek hiçbir cümle bulamıyordum? Neden her şeyin düzelebileceğine kendimi inandıramıyordum?
Aslında cevap çok basitti. Tüm çareler tükenmiş, tüm yolların sonu çıkmaz sokaktı. İçimdeki umut ışığının sönmemesi için her yolu denemiştim ama hepsi boşa çıkmıştı. Keşke demekten nefret ediyordum ama keşke tüm bunlar yaşanmamış olsaydı.
Hayat, benden annemi ve babamı aldığında henüz sekiz yaşındaydım. Güzel hatırlamam gereken sekiz yaşım, benim için bir kabusa dönmüş, çocukluğum bir gecede mahvolmuştu. Verilen kayıplar, hangi yaşta olursan ol hep çok acıtırdı insanın içini. Çünkü senden bir insan koptuğunda giden kişinin bıraktığı anılara bir yenisini ekleyemeyecek olmanın acısı geçmezdi. Ama çocuklukta yaşanan acılar daha çok acıtıyordu insanın içini. Bir çocuğun hassas kalbinde meydana gelen ani bir kaybetme duygusu, çok sevdiği birini bir daha göremeyeceğini anladığında sevgi dolu yüreğinde meydana gelen hayal kırıklığı günlerce, aylarca hatta yıllarca geçmezdi. O acı zaman zaman kendini ince bir sızıyla belli eder, ağlamaya direnmek boğazına bir bıçak dayanmış gibi hissettirirdi.
Çocuklar unutmazdı. Her duyguyu, sevgileri kadar büyük yaşarlardı. Ölümün varlığı erken yaşta gösterince kendini, hiç unutulmayacak bir acıyı sırtlamak zorundaydı minik bedenler. Boylarını aşan yürek sancılarını nasıl geçireceklerini bilmeden akıtırlardı gözyaşlarını.
Ben, en sevdiğim iki insanı henüz daha çocukken kaybetmiştim. Onların mezarları başında saatlerce ağladığım günü çok iyi hatırlıyorum. Küçükken kumdan kale yapmayı çok severdim. Babama son günlerinde -onunla son günlerimizi yaşadığımı bilmeden- çok ısrar etmiştim beraber kumdan kale yapmak için. İşleri çok yoğun olduğu için yapamamıştık. Üzülüp çok fazla ağlamıştım. Birkaç gün sonra toprak altında görünce onları, küsmüştüm kumdan kalelere. Annem ve babamın mezarının başında "Bir daha kumdan kale yapamadık diye ağlamayacağım anne. Baba lütfen, ısrar bile etmeyeceğim, lütfen geri gelin." diye gözyaşı dökmüştüm. Küçücük ellerimi toprağa bastırdığımda onların sıcaklığı yoktu. Tek istediğim onların geri gelmesiydi. Kumdan kaleleri başka çocuklar yapabilirdi, benim oynamak istediğim toprak, ailemin altında olduğu toprak değildi.
O günden sonra dayım ve yengemin evinde kalmaya başlamıştım. Dayımın zaten iki çocuğu vardı. Orta gelirli ve iki çocuklu bir aileye sürpriz bir şekilde dahil olan ben onların gözünde sadece geçim sıkıntısı ve bir fazlalık demektim. Ben dayım için hiçbir zaman ablasının emaneti olmadım. Onların yanında bir sığıntı gibi, bir an önce kurtulmak gereken bir fazlalık olarak yaşadım.
Hani şey gibi; bataklığın ortasında açan bir çiçek ya da kışın ortasında çiçek açmaya başlamış bir ağaçtan farkım yoktu. Yanlış yer ve yanlış zamandaydım. Orada olmaması gerekendim. Çocuk yaşta onların yanında kalmaya başlamam işlerine gelmedi çünkü çalışıp eve para getirebilecek yaşta değildim. Yan odada seslerini duymadığımı sanarak konuştuklarını hâlâ hatırlıyorum. "Biraz daha büyük olsaydı keşke. Biraz büyüsün, çalışmaya başlayacak. Bedavaya oturmuyor bu evde!"
Çamur ortasında değeri olur muydu bir çiçeğin? Güzellikleri temsil eden bir çiçeğin çamurun ortasında ne kadar değeri olurdu? Ait değildi oraya. Oysa yemyeşil bahçelerin ortasında sergilemeliydi güzelliğini.
Kalbime bıçak saplanıyormuş gibi hissettiren geçmişim yüzünden gelecekten medet umduğumda, hayal kırıklığına uğramam fazla uzun sürmedi. Yengemin dediği gibi çalışabilecek yaşa geldiğimde kimi zaman maskotluk yaparak kimi zaman garsonluk yaparak çeşitli işlerde çalışmaya başlamıştım.
Buna şanssızlık mı yoksa başka bir şey mi denmeliydi bilmiyorum ancak başladığım her iş kötü sonuçlar doğuruyordu. Ya patronla anlaşamıyordum, ya ortamı iyi değildi ya da daha kötüsü, bir kadın olarak doğmanın dezavantajlarını yaşıyordum. Belki de bunları yaşamamın en büyük sebebi benim talihsizliğim değil, al bayrak için canımı vereceğim ülkemde adaletsizliğin baş göstermesindendi.
Eğer gerçekten adalet olsaydı, bir kadın saldırıya uğradığında tüm suçlayıcı oklar ona doğru dönmezdi. Saldırıya uğrayan kişi kadınken, bu kanıtlanmış olsa bile adaletin tecelli etmemesi için türlü bahaneler sıralanırdı: "O saatte ne işi varmış?", "O an üstünde ne vardı?", "Kim bilir adamı nasıl kışkırttı?" ve dahası...
Peki bir kadın daha yaşadığı saldırının şokunu bile atlatamadan bu laflara maruz kalırken, sözde tarafsız mahkemelerde erkekler nasıl muamele görüyordu?
Cevap şu: Bir kravat, bir ceket... İşte suçsuz olduğunuzun kanıtı!
Herkese eşit muamele gösterilmesi gereken mahkeme salonlarında adalet terazisi neden insanın seçemeyeceği cinsiyeti için dengesini bozuyordu? Oysa cinsiyetlere değil, şahsiyetlere bakılmalıydı.
Adalet terazisi dengesini yitirmeye başladığı andan itibaren kötü insanlar tasmasından kurtulmuş kuduz bir köpek gibi rahatça etrafına saldırıyorlardı.
O saatte ne mi işi vardı? Gündüz saldırıya uğradı!
Üzerinde ne mi vardı? Tesettürlüydü!
Adamı nasıl mı kışkırttı? Dayaklara dayanamayıp ayrılmak istedi!
Gündüz veya gece, açık veya kapalı, her ne olursa olsun suçlamaların okları mağdura değil, zihniyeti bozuk pis bakışlara saplanmalıydı.
Bir kadın olarak doğdum ve bunu ben seçmedim. Benim cinsiyetim, gündüz sokakta yürürken acaba başıma bir şey gelir mi diye düşünmeme sebep olmamalıydı. Çalıştığımız yerlerde erkeklerin pis bakışlarına, sözlü tacizlerine ya da daha kötüsüne maruz kalınca yine suçlu olan taraf biz olmamalıydık.
Her gün kaç kadın iş yerinde maruz kaldıklarından dolayı istifasını vermek zorunda kalıyordu? Her gün kaç kadın saldırıya uğradıktan sonra şikayette bulunmaktan korkuyordu? Kaç kadın, "Şikayet etsem ne olacak? Hemen salıverecekler ve bu sefer beni öldürecek!" korkusuyla kocasının dayaklarına katlanmak zorunda kalıyordu? Veya her gün kaç kadın, faillerinin cezasını çekmeyeceği bir cinayete kurban gidiyordu?
Benim cinsiyetim, yaşama hakkımı elimden almamalıydı.
Sorsan herkes kadınların yanında, onların destekçisiydi. O zaman neden suçlu senmişsin gibi tiksinerek yüzüne bakarlardı? Suçluydun, çünkü kadındın. Suçluydun, çünkü mağdurdun!
Birkaç gün önce çalıştığım kafenin sahibi bana iğrenç imalarda bulunarak üstüme yürüdü. Neyse ki bir şekilde oradan kurtularak daha kötü bir olay yaşanmasının önüne geçtim.
O gün içimdeki korkuyla, gözyaşlarım yüzünden önümü göremezken koşa koşa eve gittiğimde beni bir para kaynağı olarak gören dayımla tartışma yaşamak işleri son raddeye getirmişti. Bana neden ağladığımı, neden bu halde olduğumu sormamış, yüzüme ufacık bir merak kırıntısıyla bile bakmamıştı. Birde üstüne "Yine mi işten kovuldun, beceriksiz!" denilerek azarlanmam ise çok gücüme gitmişti.
Sabaha kadar odamda ağladım. Ne yapacağımı bilemez halde sabaha kadar kendimle hesaplaştım. En kötüsü de anlatamamaktı. Ne tepki verirler, beni mi suçlarlar, adalet ararsam bulabilir miyim soruları o gece peşimi bırakmadı. Olmuyordu işte, yapamıyordum. Asla hayatımı düzene koyup mutlu olamayacaktım ben.
Kim bilir kaç kadın daha susmak zorunda kalıyordu? Her gün kendine bir destekçi arayıp bulamayan, dayanmak zorunda olan kaç kadın vardı bu dünyada?
Ertesi sabah biraz hava almak için dışarı çıkmıştım. Güneş karları eritmişti ancak yol kenarlarında az miktarda kar birikintileri yerli yerindeydi. Amaçsızca etrafta dolaşıp durmuştum tüm gün. Bundan sonra ne yapacaktım, nasıl devam edecektim? İkindi ezanı okunmak üzereydi. Hava soğumaya başladığı için eve dönmeye karar verdim. Yolda giderken bir ağaç dikkatimi çekmişti. Ağacın diplerinde kar birikintileri varken, dallarında bembeyaz çiçekler açmıştı. Anlaşılan bahar bu yıl biraz erkenciydi. Baharın gelişini gösteren bu çiçekler bu soğuk havanın ortasında bir fazlalıkmış gibi duruyordu. Aynı benim gibi.
O gece tekrar yorganın altına girip gözyaşlarımın yastığı ıslatmasına izin verdim. Bir umut ışığının beni bulmasını bekledim ama gelmedi. Üşüyordum, biri arkamdan gelip bana sarılsın ve üşümem geçsin istedim. Annem ve babamın yanıma gelmesini diledim. Ama gelen olmadı. En son zihnimi ne zaman karanlığa teslim ettim bilmiyorum.
Bugün sabah kalkıp her zaman olduğu gibi kahvaltıyı hazırladım. Çok aç olmadığımdan hızlıca bir şeyler atıştırdım. Bir an önce bu evden kimseyle muhatap olmadan çıkıp gitmek istiyordum. İmkanım olsa bu insanların yüzlerini bir daha görmemek için elimden geleni yapardım.
Dün yine hava almak için dışarı çıktığımda bir iş ilanı görmüştüm. Yine aynı şeyleri yaşamaktan ölesiye korkuyordum. Ancak çalışmaktan başka çarem yoktu. Bugün bu iş görüşmesine gidecektim. İş görüşmesine gideceğim kafeye doğru ilerlerken kötü düşüncelere engel olmadım. Yine aynı şeyler yaşanacaktı. Bir sorun olacak ve ben istifamı verip yeni bir iş arayışına girecektim. Bu döngüden nasıl kurtulacağım hakkında hiçbir fikrim yoktu. Umutsuzluk her zerremi sarmıştı.
Soğuk havanın yüzümü sızlatmasıyla boynuma doladığım atkıyı burnuma kadar çektim, montuma daha sıkı sarıldım. Her seferinde ağır bir yenilgiye uğrayıp yine de yoluna devam edebilir miydi insan? Vazgeçmeden nereye kadar dayanabilirdi?
Liseye başlamamla beraber dayımın yarı zamanlı işlerde çalışmam için beni zorlaması da başlamıştı. Lisede iyi bir öğrenciydim, notlarım hep yüksek gelirdi. Lise yıllarımda çalıştığım yarı zamanlı işlerden zar zor para biriktirip gizlice üniversite sınavına girmiştim. Sonuçlarım çok iyi gelmişti. İyi bir üniversitede hukuk fakültesini kazanmıştım. Ve şimdi üniversiteye başlamamın ardından iki yıl geçmişti. Ancak bu iki yılda yaşananlar beni oldukça zorlamıştı.
Sonunda "Kadın çalışan aranıyor." yazılı ilanını gördüğüm kafenin önüne gelmiştim. Derin bir nefes alıp içeriye girdim ve kasada duran kadına iş görüşmesi için geldiğimi söyledim.
Kadın, bana biraz beklememi, kafe sahibini çağıracağını söyleyip gitti. Etrafıma bakındım. Burası küçük bir tatlıcıydı. Kafeye girdiğinizde sizi pastel renkli duvarlarla cıvıl cıvıl bir ortam karşılıyordu.
Ben etrafı incelemeye devam ederken en sonunda kafe sahibi geldi ve "Hoş geldiniz. Buyurun, oturup detayları konuşalım." dedi. Karşımda kırklı yaşlarında, orta boylu, kahverengi gözlü, düz, kahverengi saçlarına pembe bandanayla hoş bir şekil veren bir kadın vardı. Güler yüzlüydü ve oldukça tatlı birine benziyordu.
İş görüşmesi çok güzel geçmişti. Kafe sahibi olan Nezaket Hanım rahat ve samimi bir iş ortamı olması için sadece kadın çalışan alıyordu. Ve kafedeki tüm kadınlara, özellikle benim gibi yarı zamanlı çalışan gençlere, çok yardımcı oluyordu. Aldığım maaş da gayet iyiydi.
Kışın ortasında çiçek açar mıydı?
İş görüşmesinden çıktığımda içime gömdüğüm umutlarım büyüyüp çiçek açmıştı sanki. Yüreğimde durmadan yağan karın, esen soğuk rüzgarın ve ayazı kuvvetli kışın ortasında beyaz çiçekler açmıştı.
Kışın ortasında açan bir çiçek, zamansız, kendi vaktini bulamamış bir fazlalık gibi görünebilirdi. Ama şimdi anladım ki bazen aynı nilüfer çiçeğinin bataklığın ortasında açması gibi, kışın ortasında da çiçekler açardı.
Yeniden yeşeren umutlarımın yarattığı heyecan içimi kıpır kıpır ederken geçenlerde dikkatimi çeken ağacın önüne gelmiştim. Ağaç diplerinde hâlâ erimeyen kar birikintilerine ve ağaç dallarında karlarla aynı renkte açan çiçeklere bakarken yüzümde güzel bir tebessüm oluştu. Bu güzel çiçekler artık bir yere ait olamamayı simgelemiyordu benim için. Her şeye rağmen umut edebilmeyi ve mutlu olabilmeyi temsil ediyordu.
Sanırım umut etmeyi hiçbir zaman bırakmamak gerekiyordu. Benim için gecenin zifiri karanlığından sonra nihayet güneş doğmuştu.
Dört yıl sonra...
Hakim cübbemi giyip sıradaki davaya girmek için adliye koridorunda ilerliyordum. Mahkemenin olacağı salonun önüne geldiğimde içeri girip yerime geçtim.
Bir kadın, bir erkeğin ona tecavüz ettiğini söyleyerek ona dava açmıştı. Sakinliğimi koruyarak her iki tarafı da dinlemeli, kanıt ve delillere göre doğru kararı vermeliydim. Dakikalar ilerledikçe sırayla herkesi dinledim. Davacıyı, tanıkları, avukatları teker teker, taraf tutmadan, ön yargım olmadan, bazı toplumsal yargı kalıplarına uymadan dinledim. Zira adalet terazisinin dengesi asla ve asla şaşmamalıydı.
Davacı kadının avukatı, ellerinde kanıt olarak bir video olduğunu söyledi. Videoyu izlediğimde ise olay tüm gerçekliğiyle gözlerimin önündeydi. Adam sokakta birden kadının arkasından koşuyor ve ona saldırıyordu. Kadın onun kolları arasında çırpınırken çığlık atmasın diye pis elleri ağzının üstüne kapanmıştı. İşte her şeyin kanıtlandığı bu noktadan sonra kadının giydiği kıyafet, saldırıya uğradığı zaman dilimi gibi başka bahanelere yer yoktu. Suçlunun cezası verilmeliydi ki, bir daha bunu yapmaya cesareti olmasın.
Hukuk sisteminde böyle açık suçlara karşı keşke daha ağır ve caydırıcı cezalar olsaydı fakat yoktu. Hiçbir bahane ve söylem izlediğim videonun üstünü örtemeyeceğinden verebileceğim en yüksek cezayı verdim.
Mahkeme salonundan çıktığımda bir kez daha adaletin tecelli etmesi sebebiyle gülümsedim. Bir kez daha bir kadının umutlarını yeşerttiğim için kendimle gurur duydum.
Aradan geçen bu dört yılda çok şey değişmişti. Nezaket ablanın yanında çalışmaya başladığım günden beri çoğu şey güzel gitmişti. Bana ve kafede çalışan tüm kadınlara çok yardımcı olmuş, zor zamanlarımızda destek olmuştu. Onun destekleriyle paramı biriktirip kendi evime çıkmış, dayımın evinden ayrılmıştım. Bir daha onlarla hiçbir şekilde iletişim kurmak istemiyordum.
Hayat inişli çıkışlıydı. Her şey çok güzel gitti diyemem. Ben evden ayrıldıktan sonra beni para kaynağı olarak gören dayım çalıştığım kafeye geldi, bağırıp çağırdı, etrafı dağıttı. Onun yüzünden kovulacağım diye çok korkmuştum. Ancak öyle olmadı. Nezaket abla ve kafedeki kızlar beni bir kardeş gibi sahiplenmişti. Nezaket abla dayıma, bir daha beni rahatsız etmesi durumunda biraz önce kafeye verdiği hasar yüzünden kendisini şikayet edeceğini, kamera kayıtları olduğu içinde cezadan kaçamayacağını söylemiş, beni dayımın baskılarından kurtarmıştı.
Bu dünyada zihniyetler değişmediği sürece kadınlar olarak gündüz dahi etrafımıza dikkat ederek, korkarak yürüyecektik belki. Kötü günler her zaman olacaktı çünkü hayat toz pembe değildi. Pembesi uçar tozu kalırdı ama kadınlar birbirinin destekçisi oldukça ve adalet terazisini elinden geldiğince tekrardan dengeye getirmeye yemin etmiş hukukçular çıktıkça belki bir şeyleri düzeltip pembeden geriye kalan tozu da süpürebilirdik.
Kadınlar olarak, biz birbirimizin destekçisi olduğumuz sürece, birbirimizi koruyup kolladığımız sürece hiçbir şey bizi yıkamazdı.
Kadın kadının kurdu değildi, kadın kadının yurduydu.
S O N
Adaleti bulamayan, susmak zorunda kalan, şiddet gören, sokak ortasında insan diyemeyeceğim yaratıklar tarafından canice öldürülen, fırsat eşitliği olmamasına rağmen iş dünyasında bir yerlere gelmeye çalışıp çabalayan, evin tüm işlerine ek olarak birde çocuklarıyla ilgilenen, buna rağmen toplum tarafından en büyük eleştirilere maruz kalan tüm kadınlarımıza...
Biz, birbirimizin yurduyuz.

Yorumlar
Yorum Gönder